11 Eylül 2012 Salı

Yönetilen, Özelleştirilen, Yıkılan Hayaletler

Eylül'12


Denizi, kumu, güneşi, Şemdinli’si, iç savaşı, sellere kapılan TOKİ konutları, Suriye için yapılan savaş çığırtkanlıkları, terörle mücadeledeki üstün performansıyla ödüllendirilen işkenceci ve tecavüzcü polislerin atamaları, üniversite önünde emniyet tarafından dağıtılan “terörist faaliyet” karikatürleri, doğal olduğu bakanlıkça onaylı ölüm saçan biber gazlarıyla kısacası acısıyla tatlısıyla ile bir yazı daha geride bıraktık. Tiyatro sezonunu açar açmaz daha “bismillah” demeden başlayan özelleştirme gündemine dair bir yazıya böyle bir giriş yapmak abes gelebilir ancak aslında yazının konusu da birebir bu mevzuların tiyatroyla ilişkisi üzerinedir.

Bir binanın, bir tiyatro sahnesinin, bir sanat merkezinin izleyicisinden, üreticisinden, kullanıcısından ayrı düşünülebileceğini öngören bir düşünce akımı ilerde absürt komediler için esin kaynağı olabilecek kapasiteye haizdir. Ağzımdaki bakla için bkz. AKM, Devlet Tiyatrolarının Özelleştirilmesi, İBBŞT Yönetmelik Değişikliği.

“İnsanı insana insanla anlatan sanat” olarak tanımlanması rağbet görmüş olan “tiyatro”nun bu kısa tanımının içerisinde bile %60′lık bir “insan” oranı olması sanırım öne süreceğim görüşler için yeterli bir dayanak noktası olacaktır.

AKM’nin yıkılma ihtimaliyle celallenen, İBBŞT’deki yönetmelik değişikliğiyle kendinden geçen tiyatro camiası neden kendine, sanata, kurumlarına sahip çıkan yüz binlerce seyirci göremediğini sorgulayadursun bu konudaki sorulara cevap vermek için küçük bir soru-cevap yöntemi izlenilebileceği kanaatindeyim:

1- Ülkedeki iç savaş kaç yıldır sürmektedir, kaç kişi bu karanlık savaşta can vermiş, yurdundan edilmiştir?
2- Açlık sınırının asgari ücretin üç katı olması sizin için ne ifade etmektedir?
3-Bağımsız, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan tiyatroların, sanat topluluklarının ihtiyaçları, sorunları nelerdir, bu gruplarla ne derecede dayanışma perspektifiyle hareket edilmiştir?
4- Devletin izlediği neoliberal politikalar halk nezdinde ne gibi sorunlara yol açmaktadır?
5- Düşüncesini ifade ettiği için tutuklu bulunan “hükümsüzlerin” sayısı kaçtır?
6-Resmi ideolojinin sultası kaç yıldır sürmektedir, ne kadar daha devam etmesi ön görülmektedir?
7-Türkiye’nin özellikle 1980 sonrası geçirdiği değişimlerin ve dönüşümlerin toplumsal, politik, ekonomik hayata ne gibi etkileri olmuştur?
8-Bütün bu süreçte sanatın ve sanatçıların bu olaylara ve olgulara karşı tavırları ne olmuştur?

* İstediğiniz sorudan oyunlaştırmaya başlayabilirsiniz. Süreniz şimdiye kadar bu sorulara gözlerinizi kapattığınız sürenin %1′i kadardır. Not: Yine de oldukça uzun bir süre sayılır.

Uzun lafın kısası kendini topluma, sokağa onun sorunlarına kapatmış bir tiyatronun, sıra kendine gelince, topluma “ölüyoruz, bitiyoruz, niye yardım etmiyorsunuz?” suçlamasını yapması en hafif tabirle zûl addedilebilir. Ülkedeki bütün bu sorunlarla ilgilenmemiş, “eylem” kelimesi daha yeni lügatine katan bununla birlikte “grev” için henüz hazır olmadığını düşünen tiyatrocu kitlesinin hali pür meali ortadadır. Bu zamana değin onurlu duruşunu korumuş, mücadele vermekte olan sanatçıları bu ithamlardan tenzih etmek etik ve politik bir sorumluluktur. Paradoksal bir biçimde ifade edecek olursak: “Bütün genellemeler hatalıdır.” Demem o ki; eğer “operadaki hayalet” varlığını devam ettirmek istiyorsa “Avrupa’da dolaştığı söylenen hayalet” ile biraz ilişki kurmaya çalışsa kendisi açısından da oldukça faydalı olacaktır.

Kişi, iktidarın kendisini yaraladığı noktaları kimliği olarak kabul ediyorsa iyileşmek için diğer yaralılarla dayanışması gerekir. Bu eleştirileri yönelttikten sonra bu sitemde “muhalif bir tiyatrocu” kimliği oluşturmaya çalışan bir birey olarak bulunduğum safı George Orwell’dan bir alıntıyla ifade etmek istiyorum. Orwell, İspanya İç Savaşı’ndaki tutumunu şöyle özetler: “… etiyle, kanıyla somut işçileri doğal düşmanlarıyla, yani polisle, gerçek bir çatışmada görünce, kendi kendime hangi yanda olduğumu sormam gerekmiyordu.”

Tiyatrocuların kendi sanat alanlarına, kurumlarına sahip çıkmaları için sisteme karşı verilen toplumsal mücadeleye de sahip çıkmaları gerekir. Hali hazırda böyle bir dertleri veya niyetleri yoksa ağızlarına sürülecek bir parmak bal ile yetineceklerdir. Bu durumda muktedirler tiyatroları kendilerinin addetmeleri bunlar üzerindeki tasarrufun kendi uhdelerinde olduğunu iddia etmeleri çok da yanlış olmayacak, sanat üzerine ahkâm kesenlerin seslerini kesmek kabil olmayacaktır. Eğer muktedirlerin ağzından, “Sezercik” seri-filmlerindeki Şişko Nuri’nin “fıstık benim olacak, binicem üstüne, vurucam kırbacı, vurucam kırbacı” repliklerinin sanat üzerine uyarlanmış halini duymaya devam etmek istemiyorsak bir şeyleri değiştirmenin, başlatmanın zamanı gelmiş demektir.

1 yorum: