21 Ekim 2013 Pazartesi

Suat Arıkan Söyleşisi - "Opera İnsanlığa Yapılan Yatırımdır…"

Ekim'13



Mimesis Söyleşi / Türkiye’de, Mersin ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü ve Sanat Yönetmenliği görevlerinde bulunmuş, opera üstüne çeşitli dergilere eleştirileriyle katkı sağlayan, öğretim görevlisi olarak Mimar Sinan Devlet Konservatuar’ında yer alan ve yıllardır bir çok operada başarılı temsiller vermiş ve emekleri uluslararası alanda çeşitli kurumlarca ödüllendirilmiş bir isim Suat Arıkan. Kendisiyle Narodni Divadlo’nun (Çek Devlet Tiyatrosu-Operası-Balesi) Don Giovanni Operası’na misafir sanatçı olarak davet edilmesi üzerine Brno’da bir söyleşi gerçekleştirdik.
 
 
Bilal Akar: Merhabalar, öncelikle hoş geldiniz. Brno’da bir Don Giovanni performansı gerçekleştirme fikri nasıl ortaya çıktı?

Suat Arıkan: Yıllar önce Prag’da aynı operada Leporello rolü için teklif almış, ancak daha sonra proje, anlamadığım sebeplerle iptal edilmişti. Bu sefer Brno’dan aynı oyunun başrolü olan Don Giovanni için teklif alınca çok mutlu oldum. Çünkü bildiğiniz gibi bu topraklar, Mozart için çok önemli. Ve bu beni çok heyecanlandırıyor.

Bahsettiğiniz üzere Mozart’ın Prag yaşamı ve Prag seyircisiyle kurduğu ilişki “Meine Prager verstehen mich” – Praglılarım beni anlıyor- sözüyle özetlenebilir. Brno’da sahnelenen operalara baktığımızda bir Mozart ağırlığını görüyoruz. Türkiye’de durum nasıl, devlet operalarının olmazsa olmazı diyeceğimiz ve kendilerine repertuarlar sürekli yer bulan isimler neler? Repertuarların belirlenmesinde ne gibi öncüller önem arz ediyor?

Sadece İstanbul Operası değil, tüm Türkiye’de opera evlerinin repertuarında ağırlık İtalyan operalarındadır. Başta Verdi, Puccini olmak üzere Rossini, Donizetti, biraz da Bellini. Ardından İtalyan veristler Leoncavallo, Mascagni… İkinci ve üçüncü ağırlık – bazen değişkenlik göstererek – Fransız ve Alman operalarındadır. Çok az sayıda Wagner ve çok az sayıda R.Strauss sahnelenir. İtalyan operasının karşısında tek başına yer alan ve hemen hemen tüm eserleri sahnelenen ve hep ilgi görmüş besteci Mozart’tır. Repertuarda % 20 oranında da Türk bestecilerinin eserleri yer alır.

Daha önce birçok sefer sahnelediğiniz bir rol Don Giovanni. Yine de farklı bir ekip farklı bir yönetmen… Bu konuda herhangi bir sıkıntı yaşadınız mı, hazırlık döneminde nasıl bir süreç geçirdiniz?

Orkestrası, koro ve solistleri, balesi, teknik ve idari ekibiyle yaklaşık 700 kişilik bir kurumun hem idari müdürlüğünü hem de sanat yönetmenliğini yapıyorum. Normalde böylesine önemli bir rol için en az bir hafta birlikte çalışmak gerek. Ancak, müdürlüğünü yaptığım İstanbul Operası’nın 6 Ekim açılış konseri için İstanbul’da olmam gerektiğinden, Brno’da temsil öncesi – gerektiği kadar – bulunamıyorum. Ancak, Mozart geleneği olan bir ülkede olduğumdan, ekibe güvenim tam.

Sormak istediğim daha çok şu: Ortak bir yaratım sürecinden geçmediğiniz bir grupla sahnede aynı havayı yakalamak, üslubu tutturmak, etkileşimi ve bütünlüğü sağlamak zor bir durum değil mi? Soruyu daha da genellemek gerekirse, ön planda olan opera sanatçısının bireysel özellikleri ve yeteneğimi yoksa grubun ortak üretimimidir?

Opera sanatını diğer formlardan ayıran önemli bir özellik: ortak bir dilin varlığıdır. Temsil, birçok provalar gerçekleştirilerek hazırlanır. Hiçbir provaya katılamadan ve hatta bir video kaydını bile göremeden, bu hazırlık döneminde yer almış sanatçılarla birlikte birdenbire sahnede karşılaşmak, tam anlamıyla okyanusun orta yerinde balıklama atlamak gibi bir duygu. Ancak işte tam bu noktada; müzik, stil bilgisi, dil ve sahne tekniğindeki ortaklık can simidimiz oluyor. Brno’nun olağanüstü Mozart yorumcularından oluşan orkestrası ve solistleri, çok başarılı rejisiyle beni adeta kucakladı. Temsil sırasında eserin her sahnesinde bana verdikleri paslarla ilerleyip, eserin son notasını göğüsleyebildim. Opera, bireysel değil tamamen bir takım işidir. 

Çek Cumhuriyeti’ndeki opera dünyasıyla tanışıklığınız var mıydı? Bu alanı sanatsal ve seyirciyle ilişki bağlamında nasıl yorumluyorsunuz?

Yıllar önce, İstanbul’da birlikte çalıştığımız piyanist ve koro şefleri oldu. Yıllarca İstanbul’da çalıştılar, emekli oldular ve ayrıldılar. İzlerini kaybettim. Onların dışında bugün Çek Cumhuriyeti’nde tanıdığım bir sanatçı yok. Lorenzo da Ponte’nin librettosuyla,  Mozart’ın buluşması, sınır tanımayan muhteşem bir ürün yarattı. Burada seyircilerin arasında da Çek Cumhuriyeti’nden olmayan kişiler de olabilir, operanın birleştirici bir etkisi vardır. Dolayısıyla, seyirciyle ilişki, operanın içinde saklıdır. Ben de – diğerleri gibi – sadece onu dışarı çıkarmaya çalışıyoruz. Sahneyle seyirci  arasında ilişki böylece kurulmuş oluyor.

Birçok farklı ülkede çeşitli yarışmalar, temsiller, etkinlikler vesilesiyle bulundunuz. Operaların yorumlanmasında, sahnelenmesinde ne gibi benzerlikler, farklılar gözünüze çarptı?

Opera sanatı, yaratıcı ekibe sınırsız olanaklar veriyor. Gerisi, sözlere ve müziğe aykırı gelmeyecek fanteziye kalıyor. Buna sahip olan zekâ ve yaratıcılık, her zaman galip geliyor. Ben geleneklere bağlı kalmayı doğru bulan bir yapıya sahibim. Ancak; yeniliklere de tamamen kapım kapalı değil. Söylediğim gibi, eğer  başta sözler ve müziğe aykırı düşmüyorsa, yeni sahneleme şekillerini de alkışlayabilirim. Opera formu, son derece evrim geçirebilecek çağdaş bir yapıya sahip. Sadece – sırf yenilik yapmış olmak için – yapılan “sözde yeniliğe ” karşıyım.

Biraz daha Türkiye’ye dönecek olursak, devlet opera ve balesinin genel müdürlükleri ve sanat yönetmenlikleri başta olmak üzere çeşitli kademelerinde görevler aldınız. Türkiye’de uzun bir zamandır gündemde olan bir konu devlet tiyatroları… Tabi bu tartışma başlığı özünde devlet opera ve balesini de ihtiva ediyor. Bu kurumu yakından gözlemleyen biri olarak bürokratik anlamda nasıl bir işleyiş var? Bu işleyiş sahnelenen operalara, sanatçıların üretimine, kendilerini geliştirme çabalarına nasıl yansıyor?

Opera ve Bale topluluğumuz yıllar önce, o dönemin koşullarına göre yasalar ve yönetmeliklerle yönetile gelmiş. Devletin koruması altında bugüne kadar süren, yaklaşık 60 yıllık bir süreç. Elbette zamanın koşullarına göre, reform yapılması gerekirdi. Bugün geldiğimiz noktada, her kafadan bir ses çıkıyor. Bir bilgi ve yargı kirliliği var. Bu sanatları ömrü boyunca hiç izlememiş, uzaktan bile içine girmemiş kişiler, ideal kanunun bir bilenleri olmuşlar. Kimse, süregelen bu sistemi doğru bulmuyor tabii ki, ancak düzeltelim derken, bu sanatın olmazsa olmazlarına da zarar verilmemeli. Bu konuda, detaylarını bilmiyorum ama bakanlığımız detaylı bir çalışma içinde. Umarım, beklentilere doğru çözümler getirecek büyük emeklerle yıllardır oluşturulmuş bu kurum, daha da ileri gider. Genç sanatçılarımız, sınırlarımızı aşar ve hatta opera evlerimiz ülkemizin birer markası olurlar. Çünkü sanatçı kapasitemiz bunu hak ediyor doğrusu.

IMG_6483 kopya

Bu konunun hep bürokratik işleyişi, bütçesi, özerkliği tartışma konusu oldu. Konuya farklı bir perspektifle bakmak gerekirse sanatsal anlamda Türkiye’de Opera ve Bale sizce ne durumda?

Sanatçı kalitesi olarak son derece üst düzeyde… Yıllardır uluslararası şan yarışmalarında jüri üyeliği yapıyorum. Dünyanın pek çok farklı ülkesinden gelen gençleri dinliyorum. Türkiye’den gelen sanatçıların onlardan farklı bir tarafı yok. Tek eksikliğimiz sahne, alt yapı eksikliklileri, teknik donanım ve prodüksiyon bütçesi.

Tiyatro alanında bir çok özel ve amatör grup faaliyet gösterirken, özellikle opera alanı devlet operalarına terk edilmiş gözüküyor. Bu anlamda operaların izleyicileriyle buluşma imkânları ne ölçüde görünüyor? Bu kısıtlama sanatsal anlamda ne gibi sorunlara yol açıyor?

Tiyatro sanatı, tek kişiyle de yapılabilecek bir formdur. Opera ise kalabalıktır. Tek bir solisti bile olsa en azından orkestrası vardır. Opera, evet bir müziktir, yani kulağımıza hitap eder ancak aynı zamanda bir temaşa sanatıdır. Yani gözümüze hitap eder, bizi şaşırtır. Dolayısıyla tiyatro ile mukayese edilemez; ne kadro olarak, ne de bütçe olarak. Opera sanatıyla para kazanılmaz, bu insanlığa yapılan bir yatırımdır. Dolayısıyla elbette devletin desteğine ve korumasına ihtiyaç vardır. Bu yüzden zaten özelleştirilebilmesi mümkün değildir. Bu sayede özgürce – gişe kaygısı gözetmeden – repertuar yapılabilir. Bu sayede, sanat yükselebilir. Özel sektörün işletebildiği bir opera olsaydı ( ki ben bilmiyorum böyle bir örnek var mı?)  haklı olarak kar elde etmek ilk hedefi olacaktı. Bu takdirde repertuarın nasıl yapılacağını siz düşünün.

Çeşitli mevkilerde görevler üstlenmiş bir sanatçı olarak bu sorunlara dair önerileriniz, projeleriniz var mı?

Devletin bu korumacı yapısının yanında, dünyanın diğer opera evlerinin sponsor desteklerini görünce gıpta ediyorum. Bizde henüz sponsorluk kavramı gelişmiş değil. Bunu aynı zamanda bir sosyal sorumluluk olarak gören özel sermayenin desteğine gereksinim var. Her şeyi devletten beklemek doğru olmaz. Daha çok yarışmalar, festivaller düzenlemek, dünyanın diğer ülkelerinden sanatçıların konuk olarak getirilebileceği, içine kapalı bir opera evi olmamalıyız. Her fırsatta, özel sermayeyi – hiçbir karşılık beklemeksizin – desteğe çağırıyoruz.

Geçmişinize baktığımızda, birçok performansınızın içerisinde sadece bir yerli eser Okan Demiriş’in IV Murat’ı… Türkiye’de opera eserlerinin yazımı ve sahnelenmesi bağlamında tanınan fırsatlar veyahut gerekli koşullar sağlanmış durumda mı?

IV.Murad’ın dışında, Saygun’un Kerem ile Aslı’sında da, Tüzün’ün Midas’ın Kulakları’nda da oynadım. Türkiye’de opera bestelenme sayısı oldukça az tabi. Ancak, opera yazmak ta öyle kolay bir iş değil doğrusu. Bu yüzdendir ki, bildiğimiz eserler ya yarışma için yazılmıştır ya da ısmarlanmıştır. Ortada bir yarışma ya da ısmarlama yokken buna rağmen – az da olsa – opera besteleyen bestecilerimiz var. Ve az da olsa opera besteleniyor. Fırsat bulundukça bunların sahnelenmesi ve seyirciyle buluşmasının sağlanması gerekiyor. Bunun için de deneme sahnelerinin açılması gerekir.

Deneme sahnelerinden bahsettiniz… Geçmişte veya şu anda böyle bir çalışma var mı?

AKM’deyken alt katta bir konser salonumuz daha vardı. Ve orada genç besteciler-rejisör adayları ve solistler yeteneklerini sunuyorlardı. Adeta bir deneme sahnesi; bir okuldu. Ne yazık ki bu konuda bugün böyle bir olanak yok

Hali hazırda var olan koşullarda sanatsal ve kurumsal anlamda nasıl bir gelecek tahayyülünüz var?

Türkiye çok genç bir nüfusa sahip… Her alanda olduğu gibi sanatta da bir çıkış, bir ivme yakalayacaktır. Gençlerimiz, insanlığın tüm değer kayıplarının, kirliliğinin, çürümesinin, bozulmasının, çökmesinin önüne geçecek tek çözümü olan sanatı bir gün fark edecektir.

Gençlikle ilgili bu dileğiniz üzerine biraz provoke edici bir soru sormak istiyorum. Edebiyattan resme, tiyatrodan sinemaya, performatif alanlara kadar birçok farklı sanat alanı kimi zaman insanlığın çürümesini, çökmesini işlemeyi hatta kimi zaman böyle bir dünya içerisinde bunu desteklemeyi seçti. Operanın da böyle bir yeraltı edebiyatından etkilendiğini söylemek mümkün mü, değilse gelecekte böyle bir ihtimal görüyor musunuz?

Sanat eserleri, böylesi bir çürümeyi – bana göre – desteklememiş, olsa olsa bunu görünür kılıp, silkinmemizi, bizi rahatsız etmeyi hedef almıştır. Sanat, yaşamı olduğu gibi, bütün yalınlığıyla ortaya koyar. Böylece onu, tüm yönleriyle bize ayna tutarak gösterir; göremediğimiz şeyleri de gösterir.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Umarım, Brno seyircisi bir Türk Don Giovanni’sinden memnun kalır, ve ben de daha rahat koşullarda, daha başka rollerde bu güzel şehre ve bu güzel operaya tekrar geri dönerim.

Teşekkürler…

Bilal Akar – Mimesis

1 yorum:

  1. Bu söyleşi Mimesis Sahne Sanatları Portali için yapılmıştır...

    http://mimesis-dergi.org/2013/10/suat-arikan-ile-soylesi/

    YanıtlaSil