26 Mart 2012 Pazartesi

Üniversite Tiyatrolarında Hiyerarşi, İnisiyatifsizlik ve Koordinatörizm

11.10.2011


Türkiye’de örgün eğitim sisteminin son ayağı olan üniversitelere adım atan insanların sosyalleştikleri ve diğer insanlarla birlikte üretim gerçekleştirebildikleri ilk yer öğrenci kulüpleri olmaktadır. Ancak bu kulüplerin işleyişleri koordinatörizm veya katı hiyerarşi hastalıklarına maruz kalabilmektedir. Özellikle tiyatro kulüplerindeki bu durum oyunların dramaturjik yorumuna, aynı zamanda bu dramaturjide ortaklaşma süreçlerine yansımaktadır. Bu yazıda bu sorunların tartışılmasına bir giriş yapmaya çalışacağım. Bu süreçlerin sahne üstü sanatsal boyutuna da kısaca değinmek istiyorum.
Geçtiğimiz sene içerisinde birçok üniversite grubunun bünyesinde gerçekleşen tartışmalar ve bu tartışmalar sonucunda yaşanan ayrılmalar ve yeniden yapılanmalar bu mevzunun sağlıklı bir biçimde tartışılması gerektiğini gösteriyor.
Öncelikle sene, yaş hiyerarşisinin hâkim olduğu üniversite gruplarında, var olan sistem katı halde işletilmektedir. Bu düzenin kendini meşrulaştırması ise “bilgi iktidarı” dediğimiz mefhum üzerinden olmaktadır. Teatral bilgisi ve deneyimi daha çok olan sözünü geçirebilmektedir. Sorun birilerinin daha deneyimli veya bilgili olup, deneyimlerini paylaşarak grubu yönlendirmesi değil, bu kişilerin bu alanda tekel oluşturmaya çalışmasıdır. Kaldı ki bu koşulların yerleşmiş olduğu gruplara gelen insanlar ya bu düzene uymakta ya da grupla çalışmayı reddederek ayrılmaktadırlar. Bu gruplarda genel anlayışa bağlı olarak yönetmen tiyatrosu yaygın bir haldedir. Oyunun genel dramaturjisi belli bir grup içinde kalmakta ve sahnedeki oyuncular icra ettikleri eylemin amacından bihaber halde bulunmaktadırlar. Gerek yeni üyelerle gerekse eski kuşaklar arasında hiyerarşik bir ilişki bulunmaktadır. Zaman zaman uç örneklerini gördüğümüz bu durum, bazı kimselerin kendi egolarını tatmin ettiği bir ortam kurmaktadır. Bu gruplarda gözlemleyebildiğim (çalışma ortamlarında, oyun sonrası söyleşilerde ve gruplarla yapılan görüşmelerde) sahne üstü çalışmaları da bu anlayıştan bağımsız değildir. Bu konuyu basit bir örnekle açmaya çalışacağım. Geçtiğimiz sene İATG’ye (İstanbul Amatör Tiyatro Günleri) dışarıdan katılan bir grupta şu şekilde bir işleyiş vardı. Grupta yönetmenlik yapan nispeten deneyimli bir öğrenci ve kendine seçtiği asistana grup “hocam” olarak hitap ediyordu. Dramaturjik çalışma ise sadece bu iki kişi üzerinden ilerliyordu. Kolektif olması gereken bir öğrenci kulübünün çalışması içerisinde öğrenci-öğretmen ilişkisi kurmak ne kadar sağlıklı bir davranış bilemiyorum.
İkinci tarz sorun olarak sunmak istediğim sorun ise inisiyatifsizlik ve koordinatörizm. Bu iki kavram diyalektik olarak birbirini etkilemekte ve birbirlerini yeniden üretmektedirler. Nispeten katılımcı bir ortam örgütlenmeye çalışılan ortamlarda dikkat edilmez ve sorgulanmaz ise koordinatörizmin[1] türemesi kaçınılmazdır. Şöyle ki grup içerisinde insanlar planlama ve uygulama alanında sorumluluk almaktan kaçındıklarında veyahut bu sorumlulukları bir başkasına devrettiklerinde, devredilen kişi planlamaları tek başına yapmaya başlıyor. Üzerine aldığı sorumluluktan ve işlerin hızlı yürümesi düşüncesinden dolayı karar mekanizmalarına diğer insanları dâhil etmemeye başlıyor. Giderek söz sahibi pozisyonundan emir sahibi bir pozisyona geçiyor. Bu sadece bazı kişilerin inisiyatif almamasından kaynaklanan bir durum da değil. Eğitim hayatımız boyunca hep bir “lider” kodlamasına maruz kaldığımız grup çalışmalarından gelen bir alışkanlık aynı zamanda. Zaman zaman bir konuda sorumluluk alan insanlar bu duruma daha yatkın olabiliyorlar. Bu durum fark edilip tartışılmadığında ise sonuç hemen hemen her zaman aynı oluyor. Ya grup bir şekilde bu işleyişi içselleştirip sözde kolektif özünde koordinatörist bir yapıyla devam ediyor ya da grup içinde tartışmalar, hizipler meydana gelerek üretim koşulları engelleniyor, üretimin kalitesi düşüyor hatta kopuşlar, parçalanmalar yaşanıyor. Hele ki sorunun kaynağı göz önünden kaçırılıp bir yerden sonra “kişisel ego”lar da işin içine girdiğinde sorun iyice kördüğüme dönüyor. Tartışmaların kişiler üzerinden değil eylemler üzerinden yapılmasının hem gereksiz yıpranmaları engelleyeceği hem de sorunların çözümüne ve tekrarlanmamasına fayda sağlayacağı kanısındayım.
Koordinatörizmin kendini yeniden üretmemesi için sürekli olarak dikkat edilmesi ve kurulan ortamların, örgütlenen çalışmaların bu “kolektif çalışma” perspektifinden ayrı düşmemesi gerekiyor. Eleştiri ve özeleştiri kavramlarının gündelik hayatın ve çalışma değerlendirmelerinin bir parçası olması gerektiğini düşünüyorum. Doğrudan hiyerarşik yapılanmaların oluştuğu gruplarda yapılması gereken ise bu tartışmalardan kaçılmaması. Alışkanlıklar, gelenekler sorgulanmadan kabullenilip devredildiğinde durumun olumlu bir noktaya evrilmesi oldukça zor. Eğer kurulan gayri meşru iktidar mekanizmaları çeşitli yollarla hâkimiyetini dayatmaya devam ediyorsa bu durumun alternatifleri geliştirilmeli ve uygulamaya konmalıdır. Önemli olan niyetler değil eylemlerdir. Tartışmalar bireylerin içsel yönelimleri üzerinden değil, jestleri ve olgusal kavramlar üzerinden yürütülmelidir.
Sonuç olarak, umarım kaygılarım, düşüncelerim ve yorumlarım, acemilik, yüzeysellik ve aşırı genelleme hatalarını aşıp tartışmalara bir kaynak, bir katkı niteliğine bürünür. Bu konuda kafa yoran bütün üniversiteli tiyatrocular gibi ben de zaman zaman gözlemlerimi, hatalarımızı ve tartışmalarımızı yazıya dökmeye devam edeceğim. Bu tartışmaları diğer üniversite gruplarından insanlarla beraber yürütmek ve birbirimizin eleştirilerinden, deneyimlerinden faydalanmak dileğimdir.

[1] Bu konuyu irdelemek ve bilgi edinmek için Michael Albert’ın çeşitli çalışmalarına bakılabilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder